Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

31 Aralık 2010 Cuma

Cemaat Hangi Tarafta?

Bugün bir haber dikkatimi çekti. Todays Zaman isimli gazete editörleri Yılın Adamı olarak Ahmet Altan'ı seçmişler. Tabi ki fikirleri kendilerini ve sempatizanlarını bağlar o konuda bir itirazımız olamaz. Ancak vahim olan durum bu gazetenin islamcı ve muhafazakar söylemleri bulunan bir cemaatin resmi yayın organı halinde bulunması. Taraftarlarının büyük kısmının da bu söylemlerinden dolayı bu cemaate mensup olması. Peki Ahmet Altan kimdir? Evvela buna kısaca bir göz atalım.1950 doğumlu olan Altan eski milletvekili olan ve halen köşe yazarlığı yapan Çetin Altan'ın oğlu. Kendisi de babası gibi köşe yazarı. Edebi kitapları da var. Hatta "Sudaki İz" isimli  1985 tarihli romanı yayınladıktan sonra müstehcenlikten dolayı yargılandı ve toplatıldı. Siyasete aktif olarak katılmadı ama siyasi gündemi belirlemekte üstüne yok. Halihazırda kurucusu olduğu ve başyazarlığını yürüttüğü Taraf gazetesinde bu rolunü oldukça iyi oynuyor. Ahmet Altan'ı tanıyabilmek için sadece edebi eserlerini okumak yetmez. O kitaplardan -yine 1985 yılında- Kadınca dergisinde verdiği röportaj tadını alabilirsiniz ama... Altan bu röportajında Ensest ilişkiyi onayladığını, hayvanlarla cinselliği normal karşıladığını ve bütün kadınlarda bir fahişe eğilimi olması gerektiğini” söylemiş. Tamamını okumak isteyenler için,
(bkz: http://www.2023haber.com/haber_detay.php?haberid=10170)
Evet Ahmet Altan'ın bu kitaplarını okursanız 1985 dönemindeki Ahmet Altan'ı tanırsınız. Ancak Taraf Gazetesi'ni takip ederseniz bugünkü Ahmet Altan'ı da tanırsınız. Ancak kafamızı karıştıran bazı problemler var. Mesela malum cemaat tarafından sempatizanlarına sürekli pohpohlanan TSK, içerisinde çok sayıda sapığın bulunduğu tehlikeli bir kurumdur tezi bu adamın nezdinde hiç rağbet bulmamış. Her gün Tsk aleyhine bir takım belgeleri ortaya çıkarıyor. Halbuki Tsk da sapık. Aynı familyadan olmaları gerek bunların. Ama tabi beyefendi katıksız bir özgürlükten yana. İfade ve basın özgürlüğü çerçevesinde bunları yapma hakkı da var. Yoksa vatanını sevmediğinden falan değil. Ki bu sözlerin sahibi de olsa: "Vatanı bir çift kadın memesine satarım" Ve bu adam sadece o yüzden Kandil'e gitti orada Pkk'lılarla görüştü hatta ayrılırken oradakileri dostları olarak da nitelemedi. Biz zaten biliyorduk da bu yılın adamı olayı tarafsız kitle için iyi oldu. Kim kimin tarafında herkes bilsin. Cemaat Taraf Gazetesi ilk çıktığında kaynağının kendileri tarafından aktarıldığı matbalarının bile Zaman gazetesi ile aynı olduğu iddialarını yalanlamıştı hatırladığım kadarıyla. Ancak daha sonra Tsk'ya karşı yürütülen psikolojik operasyonlarda Taraf Gazetesi haberlerinin her gün Zaman'da sürmanşet olması ve samanyolu haberde bültenin ilk sırasında yer alması bu iddiaların doğruluğunu ortaya koydu. Şimdi de yılın adamı ödülünü vermişler. Ne diyelim hayırlı olsun. Son bir belgeyle kapatalım yazıyı. Sadece Ahmet Altan'ın değil cemaatin de fikirleri aynı yöndedir, biline. Cemaat dosyasına devam edeceğiz...

(Bkz: http://www.frmtr.com/kultur/1587028-atakurt-ahmet-altan.html)

27 Aralık 2010 Pazartesi

SİYASÎ İSLÂMCILAR, MEHMET AKİF VE TÜRK OCAKLARI

Siyasî İslâmcılar sahip çıkar gibi görünmelerine rağmen aslında Akif’i pek beğenmezler. Onun bir İttihatçı, hattâ “derin devlet” diye aşağıladıkları “Teşkilât-ı Mahsusa”nın önemli bir elemanı ve Sultan II. Abdülhamit’i devirenlerden oluşu, gerici molla takımına karşı ve modernleşmeden yana tavır alışını, şiirinde geçen “Bedr’in arslanları ancak bu kadar şanlı idi” mısraını, İstiklâl Marşı’mızda “dağları yırtmak, taşmak”tan yani Ergenekon Destanından bahsedişini, Kur’an- Kerim’i neredeyse bin yıl sonra ilk defa Türkçeye tercüme edişini hep kafacıklarında not etmiş, bunları toplayıp Büyük Akif’i kendi aralarında neredeyse “kâfir” ilân etmek üzeredirler.
Bilindiği gibi, İmparatorluğumuzun yıkılmaya yüz tuttuğu 19. asır ortalarında durumun vahametini gören aydınların sarıldığı ideoloji, Osmanlı milliyetçiliği, kısaca Osmanlıcılık idi. Bu vatansever aydınların, bütün imparatorluklar gibi her açıdan tam anlamıyla bir mozaik olan devletimizi ayakta tutmak için benimseyebilecekleri başka bir ideoloji de söz konusu olamazdı.
Tipik Osmanlıcı, Vatan Şairi Namık Kemal idi. Onun ünlü Vatan -yahut- Silistre adlı tiyatro eserindeki çok tanınan marşın “Osmanlılarız; can veririz, nam alırız biz” nakaratı, “Osmanlı” adını verdiği bir milleti yaratmak hayalinin, yani Osmanlıcılığın, kendi ağzından en güzel ifadesidir. 93 Harbi felâketinden sonra bu büyük vatansever, yine çok ünlü Vaveylâ şiirini yazar ve bu şiirde “Kâbe’de siyahlara bürünüp bir kolunu ravza-i Nebi’ye, diğerini Kerbelâ’da Meşhed’e atmış, dimdik ayakta duran bir anne” olarak gördüğü vatandan bahseder. Artık Osmanlıcı değildir; Hıristiyan eyaletlerin bir bir ayrılıp millî devletlerini kurduklarını görmüş, bir Osmanlı milleti yaratmak hayali acı derslerle sona ermiştir. Kalanlar Müslüman toplumlardır. O da, bu toplumları, yani ümmeti kapsayacak bir Müslüman milleti (!) yaratmak idealine sarılır. Ümmetçilik veya İslâmcılık denilen siyasî akımın öncüsü olur. Ve 1888’de vefat eder.
1888’de 15 yaşında olan Mehmet Akif de, aynı ortamda, bir İslâmcı olarak yetişir. Sıfatlandırmak için ne söylesek az gelecek bu büyük vatansever, Türkçülerle çok çatışır. Onları bölücülükle suçlar, onlarla fikir kavgasına girişir. Dilinden düşürmediği “milletimiz” kelimesini hep Müslümanları kastederek kullanır. Asıl kavgasını bir başka büyük şairle yapar: Tevfik Fikret…
Tevfik Fikret, Batıcılık adı verilen akımın sembol ismidir. Ona göre “vatan bütün yer yüzü, millet bütün insanlardır; din ise medeniyet dinidir”. Medeniyete gönderdiği biricik evlâdı Halûk’tan bir daha haber alamayışıyla yıkılır zavallı Fikret. “Tek dişi kalmış canavar” Çanakkale’ye saldırınca. Yakup Kadri’ye “İnşallah İstanbul’a da gelir, bizi de kurtarırlar” der. Halûk’un macerası ise başlı başına bir derstir. Fikret gerçeği öğrenemeden ölmüştür. Gerçek ise, dinsiz olunamayacağıdır; Halûk 50 yıl sonra ortaya çıkar, Papaz olmuştur medeniyette. (1)
Bu arada Türk Ocaklarının mimarlarından iki Türkçü, milliyetçiliğin ne olduğunu çoktan ilân etmişlerdir: Mehmet Emin Yurdakul “Ben bir Türk’üm; dinim, cinsim uludur” derken, Ziya Gökalp yapılması gerekenin Türkleşmek, İslâmlaşmak, Çağdaşlaşmak olduğunu söylemekte, Türkçülüğün Esasları’nı “Türk milletindenim, İslâm ümmetindenim, Batı medeniyetindenim” şeklinde özetlemektedir.
Din adamı, âlim, müfessir, aynı zamanda Akif’in en yakın arkadaşı, Siyasî İslâmcı Hasan Basri Çantay, “Akifname” adlı eserinde anlatıyor, özetliyoruz: “Yıl 1919. Yunanlılar İzmir’e çıkmış, Anadolu içlerine ilerliyorlar. Çantay, Akif ve bir grup İslâmcı toplanmış, memleketin hâlini görüşmektedirler. Topluluğa bir Ege kasabasından gelen arkadaşları katılıyor. Hal-hatırdan sonra yana yakıla, Yunan askerlerinin, bilhassa yerli Rumların yaptıkları vahşeti anlatıyor. Akif dolmuştur, şişmiştir; birden patlıyor: “ORADA BİR TÜRK OCAĞI AÇIN !..” … Derin bir sessizlik… Aralarından biri, gittikçe kısılan bir sesle soruyor: “Sen de mi Hocam?..” Sözünü bitiremeden büyük Akif gürlüyor: “EVET !.. BEN DE !..”
Kader, bir vatanseveri daha Türk Milliyetçisi yapmıştır; daha fazla ve çok geç kalmadan. Artık Kuvayı Milliyeci Akif vardır. Türk milletinin Millî Marşını ona yazdırır, Atatürk ve Türkiye Büyük Millet Meclisi. Birkaç yıl önce, Gökalp’ın Ergenekon Destanı ile alay etmese de onu küçümsemişken, İstiklâl Marşına “Dağları yırtmayı, enginlere sığamayıp taşmayı” koyar; kahraman ırkından bahseder. Ve ölümüne birkaç yıl kala, kendine Er Soy soyadını seçer.
Bütün bu gerçekler anlatılınca, Akif’in Türkçülüğe ve Türk Ocaklarına bakışı ortaya çıkmıyor mu? Ama bildirimize takılan günümüz Siyasî İslâmcısına anlatınca ne der (ve dedi) biliyor musunuz? “İyi ama rahmetli zaten çok içerdi!”. Sahi… Akif çok içer miydi, ne dersiniz?
(Türk Ocakları Beykoz Şubesi)

Şehidimiz Ercüment Yahnici'nin Annesi Halide Hanım'la Yapılan Şubat 2002 Tarihli Röportaj


AYZIT: O Kargaşalı günleri biz değil ama siz yoğun bir şekilde yaşadınız.  O günler hakkında  birinci ağız olarak bizlere neler söyleyebilirsiniz,
YASEMİN YAHNİCİ: Çok sıkıntılı günlerdi.  Babam ihtilal yapmıştı. Daha sonra sürgüne gönderildik. Döndüğümüzde insanlar hem maddi ve hem de manevi olarak çökmüş durumdaydı. Babam ve rahmetli Başbuğ parti kurmak için gece gündüz uğraşıyorlardı. Kurulan partinin ilkeleri insanın -özellikle Türk insanının- fıtratına uygun olduğu için akın akın katılımlar başlamıştı. Katılanların çoğunluğunu gençler oluşturuyordu. Bu olayların olduğu sıralarda ben daha orta okula gidiyordum. Babam elime bildiri verir dağıttırırdı. “Tek  kızın var onu tehlikeye atma” diyenlere; “Ben kendi kızıma yaptıramadığım şeyleri başkalarına hiç yaptıramam” derdi.  Sıkı bir eğitim vardı. Okulla parti arasında koşuştururduk. Sürekli seminerler verilirdi.
Seminerlerin konusu, “Adab-ı  muaşeret” ten  “Ülkücü Kimdir?” e kadar her şeyi kapsardı. Seminerlerin sonunda sınava tabi tutulurduk  Bu kutsal hareketin hızla yayılması sindirilemedi ve olaylar başladı. İki günde bir onlardan birileri öldürülürdü. Üniversitedeki tüm profesörler yürüyüşe  geçerdi.  Arkadaşlardan bir ikisini göz altına alırlardı , ne serbest bırakırlar ne de yargılarlardı. Önümüze barikatlar kurar bizleri derslere  hatta sınavlara dahi sokmazlardı. Daha sonra katillerin onlardan olduğu anlaşılır arkadaşları serbest bırakırlardı,
 Bizim arkadaşlıklarımız da farklıydı. Hangimizin aşı, parası var, paylaşırdık. Aramızda kız ya da erkek diye ayrım olmazdı gece yarılarına kadar beraber oturur çözüm yolları bulmaya çalışırdık. Ama ertesi gün ayrıldıktan sonra arkadaşlarımızın bazılarının vurulduğunu, bazılarının tutuklandığını öğrenirdik. Şevketle evlendik ; aynı kaldırımda yürüyemiyorduk.  Çocuğumla ben bir kaldırımdan yürürdük; Şevket diğer kaldırımdan gelirdi.

Herşeyi rağmen Ercüment ve arkadaşları canlarını severek verdiler. Kimse kavgaya gitmemişti hep pusuya  düşürüldük, arkamızdan vurulduk. Tek isteğimiz  “Müreffeh bir Türkiye” idi, “Ezan susmasın Bayrak düşmesin” idi,

HALİDE YAHNİCİ: Evimiz Başkente yakındı ( Rahmetlinin Başkent dediği Başkent İktisadi ve Ticari İlimler Yüksek Okulu idi Cebeci Stadının hemen yanında yer alırdı), Üniversite ile arasında üç sokak vardı. Kaçan arkadaşları bize sığınırdı. Çok ıstırap çektik. O gelinceye kadar babasıyla beklerdik. Bir şeyler olacak diye çoraplarımla elbiselerimle yatardım.  O gelmeden  uyumazdım, uyuyamazdım.  Mehmet diye bir arkadaşı vardı. Öldürdüler.  Çocuklara yapmadıkları eziyet  kalmadı. Bir kız vardı, Menekşe. Kızcağız dar etekle  koşamamış da , eteğini  çıkarıp çorapla  kaçmış. Evimiz devamlı kurşunlanırdı. Hatta birkeresinde  polisler  evin karşısına  karpuz sergisi  açmışlardı.

Oğlumun her görüşten arkadaşları vardı. Birgün  solcu arkadaşları Cebeciye gidelim demiş. O zamanlar orası komünist kaynıyor. Bir ülkücünün oralarda  gezmek ne haddine  (!) Ama “Bizim yanımızda bir şey olmaz” demişler , demişler de aralarında Ercüment’i görünce  hep beraber güzel  bir sopa yemişler. Ercüment’in yanında yüklü bir miktar emanet para varmış, onu da almışlar. Oğlum arkadaşlarına sadece “Neyse siz de komünist dayağı yediniz ya!” demiş.
Her sabah kapıyı örter giderdi. O sabah  -neden bilmiyorum- kapıyı örtmemişti, Aradan birkaç dakika geçti  geçmedi sesler geldi, içime ateş düştü. Üçüncü kattan nasıl indiğimi bilmiyorum. Atladım mı uçtum mu farkında değilim. Kendimi arabanın başında buldum . Evladımı pusuya düşürmüşler.

O günden sonra  herşey bana acı verdi. Onun oturduğu  yerler,  köşeler, hatta güzel hatıralar bile. Odamı  gördün. Hertarafta onun hatırası var . Başka  hiçbir yerde  kalamıyorum, uyuyamıyorum. Başka bir yerde kaldığım zaman onun hatıraları öksüz kalacakmış gibi geliyor. Hayat acıya dönüştü. Eğer  bugün  ayaktaysam oğlumun, gelinimin ve  torunlarımın sayesindedir.
AYZIT; Ercüment beyin vefatından sonra gerek arkadaşları gerekse diğer insanlar tarafından ilgi alâka gördünüz mü? Vefasızlıktan şikâyet ettiğiniz oldu mu?

HALİDE YAHNİCİ: Allah razı olsun.  Siz ve sizin gibiler yalnız bırakmıyor. Arkadaşları da arkadaşlıkları da çok sıkıymış. Kaçtanesi doğan çocuklarına adını koydular.

YASEMİN YAHNİCİ:  İlgisizlikten ziyade mutsuzluk. Diğer şehit ailelerinde de   aynı şeyin olduğunu zannediyorum.  İnsanlar tüm umutlarını evlerinin direği olarak nitelendirdiği çocuklarına bağlıyorlar ve onları kaybedince kabul edersiniz ki yerlerini doldurmak kolay olmuyor. Yine de hüznümüzün yanında sevinç de yaşamıyor değiliz. Hiç tahmin edemeyeceğiniz yerlerde hastahanede devlet dairelerinde ya da tatil  merkezlerinde soyadımızı öğrenince hemen Ercüment’le akrabalığımız olup olmadığını, tanıyıp tanımadığımı soruyorlar.

AYZIT; Ercüment Beyin nasıl bir insan olduğu hakkında bize bilgi verebilir misiniz?
HALİDE YAHNİCİ:  Kimseleri incitmek istemezdi. Arkadaşlarıyla arası hep iyi olurdu. Bizim ülkücü olmayan akrabalarımız da vardı. Onları da ziyaret ederdi. Gönüllerini alırdı .Tam bir ülkücüydü. Çeliğe sarılmış ipek gibiydi. Okurdu, Çalışırdı. Hiç yorulmazdı.

YASEMİN YAHNİCİ: Beni çok severdi, çok iyi anlaşırdık. Bana “İyi ki kız kardeşim yok sen varsın” derdi.  Hamileyken Sağlık Bakanlığında çalışıyordum. Arabayla gelir beni alırdı. Tabi araba kurşunlanır. O benim başımı eğdirirdi. Herşeyden önce çok iyi  bir amcaydı.  Oğlum Dündar’ı çok severdi.  Biz ona toplu olduğu için takılırdık. O da Dündar’ı   – O Zaman Dündar 11 aylıktı-  kendisinin hep gittiği, Abdurrahman Tatlıcı’ya götüreceğini,  şişmanlatacağını söylerdi. “Ben bunu şımartıcam” derdi. Bir keresinde  evde muz kalmadığı için gecenin 12 sinde manav açtırmıştı. Daha o  zamanlar  
Dündar’ı alır  partiye götürürdü.  Hatırlaması çok güç  ama Dündar, amcasının onu havaya atıp tuttuğunu hatırladığını söyler. Yanıma sık sık gelip giderdi.   Kavaklıdere’de oturduğumuzdan oralar onun için çok tehlikeliydi. Ufacık şeylerden memnun olurdu.
Bizden küçüktü ama ona Ercüment Baba derdik. Gözlerine  baktıkça  huzur bulurdum.
AYZIT: ”Yahnici” ailesini  tanıyoruz. Ülkücülük aileye nereden geliyor.
HALİDE YAHNİCİ:  O zamanlar tam olarak bilinmediği için ailemizde ülkücü  yoktu. Ama bizler vatanını seven insanlarız. Mesela dedemiz Çanakkale şehitlerindendir. Çocuklarımızı ninni yerine  destanlarla büyütürüz. Ercüment daha ilkokuldayken Ulus”ta bağıra bağıra  “Altaylardan selâm sana” diye marş söyleyen bir çocuktu. Büyüyünce de abisinin ardından ülkücü harekete benim de teşvikimle girdi.

YASEMİN YAHNİCİ:  Şevket,  hocası Necdet Sançar’ın teşvikiyle  ocaklara gitmeye başlıyor, ardından Ercüment daha 9 yaşındayken abisinin peşinden ocaklara girip çıkmaya  başlıyor. Hani dediğimiz gibi “bu tadı almaya başlayan bir daha bırakmıyor”.
Devlet Beyin öğrencisiydi. Çok güzel bir grupları vardı ve birbirlerini çok severlerdi. Onu  kendisine her zaman örnek almıştı. Belki de bu yüzden çok kibardı.
AYZIT : Sizce  Ercüment bey halen yaşıyor olsaydı neler yapardı?
YASEMİN YAHNİCİ:  Yine ülkesi ve  ülküsü  için çalışacağından eminim. Hele partimizin iktidarda olduğunu bilse muhakkak ki önceden olduğu gibi o heybetli cüssesiyle  partinin kapısından ayrılmazdı. Liderlik vasıflarını taşıdığı için yine etrafına insanları toplar gece gündüz durmadan Türkiye için çalışırdı. Etrafındaki insanları her kesimden seçer ama hepsiyle de çok iyi  anlaşırdı. Herkesi ikna edecek bir yol bulur, hiç kimseyi üzmezdi. Hata  yaptırmazdı ,yapılan hataların da üzerinde durmaz eksikleri kendisi tamamlardı.

HALİDE  YAHNİCİ:  4 yaşında  kapıya gelen dilenciye bile  iyi davranıp kendisinden ayrı tutmayan “anne fukarama yumuşak ekmek,yumuşak yemek ver, dolma ver” diyen  bir çocuk ülkesi ve insanları için neler yapmazdı. Zaten evladıma yapacaklarını bildikleri için kıydılar.
AYZIT:  Bizler  genç olmamıza  ve ümidin ülkümüzdeki  yerini bilmemize rağmen zaman zaman ümitsizliğe düştüğümüz oluyor. Sizlerin de bizlerle aynı duyguları taşıdığınız anlar oldu mu?
YASEMİN YAHNİCİ:  Kesinlikle  hayır. Biz sizlerden çok daha kötü  günler gördük. İhtilalden sonra sürüldüğümüzde çok küçüktüm. Evden ne zaman ayrılsak geldiğimizde evin alt üst  edilip arandığını görürdük. Mektuplarımız çizilir iade edilirdi. İyi insan konumundan bir gün sonra kötü insan konumuna  düştük. Her  şekilde  hayat standartlarımız düştü. Hatta bir keresinde bizim ev yerine yanlışlıkla hakim bir komşumuz vardı onların evine  bombalı  pankart asılmıştı da  adam korkudan evini  taşımıştı. Kendimizden çok memleketimizin en az 20 sene  geriye gitmesine üzüldük. Her gün ülküdaşlarımızdan birkaç tanesinin  pusuya  düşürüldüğünü  ya da işkencelere maruz kaldığını öğrenmek hiç de kolay değildi.  Ama biz asla ümitsizliği düşmedik. Belki de “Kızıl Elma”ya inancımızdandır.
AYZIT: Ercüment Beyle ilgili unutamadığınız bir anınız var mı ?
HALİDE YAHNİCİ; Vefatından bir sene sonraydı. Genç bir çift gelip babasına bir miktar  para veriyorlar. Babası “Bu ne?” diye sorunca “Bizim alyansımızı Ercüment Baba almıştı. Biz de  şimdi bu  parayı size iade etmek istedik” diyorlar. Babası da “Bu oğlumun size hediyesiymiş öyle kalsın” diyor. Zaten çok çalışırdı. Ama bir çoğu arkadaşları içindi. Bu falanın yurt parası bu filanın yol  parası diye  hesap  yapardı. Bir keresinde de  Dündar  l yaş 3 aylıktı; kafasını şöminenin  kenarına  çarpmıştı. Ben de ayağıma alıp uyuttum. Uyandığında “Babaanne amcam gelip öptü benim ufum iyi oldu” dedi.

Yahnici ailesine teşekkürlerimizle.(Halide Hanımı Kasım ayında uğurladık. Mekanı Cennet olsun. Ayzıt ise Sahibinin Atilla KAYA, Yazı İşleri Müdürünün Alişan SATILMIŞ olduğu bir eski dergi.

9 Aralık 2010 Perşembe

Doğunun iki büyük oğlu (Özyer'den)

Doğunun iki büyük oğlu ; Güneş ve Türk…

Güneş’i ve Türk’ü doğuran şefkatli ana kucağı…Bu kucakta büyüdü Türk, bu kucakta beslendi, bu kucakta yiğitleşip dünyaya nam saldı.

Doğu ana bu iki büyük oğlunu doğururken onların yükseklere çıkıp ufkun da ötesine bakmalarını hayal etmiş olacak ki bu iki oğul gözlerini doğdukları günden beri batıdan, onun da batısından, ufkun da ötesindeki batıdan alamadılar.

Büyük oğul güneş düştü önce yola.Doğdu, yükseldi ve gitti…Anası ardından bakakaldı.Oğlu ondan uzaklaştıkça gözleri karardı, içinden bir şeyler koparmış gibi oldu.Güneş uzaklaştıkça dünyası kararıyordu ananın...Ve büyük oğul güneş sonunda gözden kaybolmuştu.Zifir gece…

Türk düşündü, düşündü…Onun da aklı ufkun ötesindeydi.Türk geceden daha kara düşündü…
Sonunda bir kurt ulumasıyla uyandı derin düşüncelerden.Gitmeliydi o da.Ana kucağından çıkıp ufkun arkasına bakmak için yola çıkmalıydı.Bu düşünceyle büyüdü Türk, bu düşünceyle yiğitleşti, bu düşünceyle abisinin boşluğunu doldurup anasına ışık oldu.Önce tutup kaldırdı annesini yükseğe.Sonra kendisi yükseldi.Binlerce yıl sonra kendisine hatırlatılacak olan “Yüksel Türk, senin için yükselmenin hududu yoktur” sözünden habersizce yükseldi.

Tanrı katına vardı.Tanrı’yı tanıdı, kendisinden daha güçlü olan varsa işte o da Tanrı’ydı.Bunu anladı, buna iman etti.İşte yüzlerce yıl sonra Tanrı’nın hizmetkarı olacak olması da bu günden başlamıştı aslında.

Tanrı ona yeryüzüne inmesini söyledi.Buyruğa karşı gelinmezdi ve Türk “yağız yer”e indi.Yağız yere onu Tanrı göndermişse onun değerini bilmeliydi artık.O çökmedikçe töre çökemezdi artık.Sadık dost da oydu, son kucak da…Türk bunu da anladı.

Artık anadan ayrılmanın vakti geldi.Türk Tanrı’nın kırbacı oldu gitti batıya…Anası üzülür gibi oldu önce, içi sıkılır gibi…Sonra dedi ki ; abisi de gitti ama bak her gün döner gelir anasının yanına, vefasız değildir benim evlatlarım…

Türk annesinin bu sözünü duyamayacak kadar uzaktaydı artık.Balkanlarda, Avrupa içlerinde, Viyana önlerinde, İstanbul surlarında, Arap çöllerinde, Afrika sırtlarındaydı artık.Mohaç ufkunda uçuyor, Ankara’da düşüyor sonra yine ayağa kalkıyor İstanbul surlarını dövüyordu…Türk artık anasını duymuyor, Tuna’yla konuşuyor, Kızılırmak’la sırlarını paylaşıyor, derdini Akdeniz’e döküyordu…

Güneş her gün gidiyor ve geri dönüyordu.Ama giden Türk geri dönmüyordu.Türk’ün gidip dönmediği bir tek Yemen değildi…Annesi evladından uzakta her geçen gün biraz daha çöküyor, yıpranıyordu.Yiğit evladı yoktu ki annesini ciğersiz milletlerin kıskacından kurtarsın.Yiğit Türk artık ufkun arkasından hükmediyordu dünyaya ama annesi aklına gelmiyordu artık.Bazen ardına dönüp bakıyordu ama anayurduna çok uzaktı…

Anne evladına duasını esirgemiyor, dara düştüğünde biricik yiğit oğluna temiz ağzıyla Türkistan duaları gönderiyordu.Türk de bunun farkındaydı ama nedense dönmüyordu, dönemiyordu annesine…

1071-2010…939 yıl sonra atam, Sultan Alparslan’ın ayak bastığı, dağları titrettiği, kahpeyi dize getirdiği topraklardayım.Çağın kılıcı -kalem- elimde; Süphan eteklerinde, tam da zalim düzeninin yerle bir olduğu o topraklardayım.

Burunları sümüklü, ayakları kirden simsiyah, Süphan rüzgarının yaktığı esmer tenleri olan çocukların okuduğu bir köy okulunda müdürüm.Her gün okula giderken ve okuldan dönerken gözümü alamıyorum Süphan’dan, yükseklerden…

Günlerden 10 Kasım.Ata’yı andık okulda.Buruktum…Öz yurdunda garipsin, öz vatanında parya mısrasını iliklerime kadar hissediyorum.İçim parçalanıyor.

Türk geçmiş bu topraklardan…Ama geçmiş, bir daha geri dönmemiş…İşte bu acıtıyor yüreğimi.Konuşmamı yaptım törende.Dilim döndüğünce Türk’ü, Atatürk’ü anlattım çocuklara.Taş atan, ülkede iki bayrak olduğunu zanneden, ciğersizlerin kucağına düşmüş çocuklara…

Tören bitti köyün içinde gezintiye çıktım.Hayatımda yaktığım en efkarlı sigaram elimde…Annemi özlüyorum, ata topraklarındayım ama annemi binlerce yıl önce terk etmiş gibiyim sanki…Özür mü dilemeliyim?Faydasız olurdu…Yürüdüm doğuya doğru, Süphan’a, doğunun yükseklerine…Virane sokaklardan birinin başında gözlüğünün altında bakan, sinirli ve yaşlı bir çift göz…Bakışlarını bende dondurmuş, batıdan gelen bana bakıyor, bende batıyı görüyordu herhalde.Boyalı batılı ayakkabılarımda doğunun çamuru, sarışın batılı tenimde doğunun rüzgarı ve gözlerimde doğunun yaşlı gözleri…Ürperiyorum, yalan yok…

Korkarak yanına gidiyorum ihtiyarın.Selamünaleyküm diyorum.Selam Allah’ın, o da karşılık veriyor.Simsiyah taşlardan yapılmış duvara yaslanarak konuşuyor benimle.Nerelisin?Konyalıyım amca.Amca çok sinirli.Mizacı böyledir diye düşünüyorum.Ortam yumuşasın diye öylesine soruyorum aklıma gelen ilk soruyu, gülümseyerek.Sen nerelisin amca?Ben, diyor, seninle aynı yerdenim.Anlayamıyorum.İhtiyar devam ediyor.Orta Asya’dan geldim ben…Kusura bakma bugün moralim biraz bozuk, dedem öldü benim dedi.
Dizlerim titriyor.Böyle bir cümleyi duyma ihtimalimin sıfır olduğunu sanırdım.Doğruydu ama doğruların yok olmaya yüz tuttuğu topraklarda bir doğrunun bu kadar yalın olarak yüzüme söyleneceğine ihtimal vermiyordum…

Doğru söylüyorsun dedim.Okula daha önce geldiğini ve müdürle görüşmek istediğini fakat müdürü bulamadığını söyledi.Benim müdür olduğumu bilmiyordu ama kızmıştı müdüre sanırım bulamadığı için.Korkarak müdür olduğumu söyledim, ardından hemen ekledim çayımı içmeye gel her zaman…Gelirim dedi.

Ayrıldık.Günler geçti aradan gelmedi.Sonra bir gün çıkageldi.Hemen buyur ettim çay yaptım, sigara ikram ettim almadı ama sen iç ben de seni seyredeyim dedi.Çaylarımızı içerken hayranlıkla benim sigara içişimi izledi.

Gittikçe ısınmıştım Yusuf Amca’ya.Sohbet koyulaştı.Adı Yusuf soyadı Ata.Ama ismini söylerken Yusuf Atatürk diyordu.Atatürk benim dedemdir dedi.Anlattıkça anlatıyordu.Eski öğretmenlerden, eski öğrencilerden, eskilerden bahsetti hep.Sonra hem fikir olarak kimler geldi kimler geçti dedik bir ağızdan.

Bir itirafta bulundum.Yusuf amca etrafına baksana buraya gelen herkes gitmek ister dedim.Birden durdu.Film sahnelerindeki en usta oyunculardan bile daha doğal bir yüz ifadesiyle bana baktı.Kızmıştı…

Yanlış bir şey söylemiş olmaktan korkarak belki yumuşar diye öyle değil mi ama? dedim.
Gidin tabi bırakın gidin buraları dedi.Şimdi siz buralardan gitmeseydiniz buralar hep orman olurdu dedi.Anayurt Ötüken Ormanları’nı düşündüm.Bilmiyorum ama sanırım şimdi oralar da Moğolistan çöllerine uyum sağlamış, çölden de çöl olmuştur..

Bırakın gidin tabi…Sen gideceksin, o gidecek, kimlere kalacak burası…İşte burada yaşayanlar.Bir taş koymamışlar taş üstüne dedi.

Okul yıllarında bir dönem dilime dolanmış, sen yanmazsan ben yanmazsam nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa sözleri geldi aklıma yine.

Sonrası nasihatler.Gitmeyin, bırakmayın yurdunuzu…Beynimden kurşun yemiş gibiydim.Bu sözlerin üstüne en az yarım saat daha konuştuk ama hiçbirini hatırlamıyorum şimdi.Bu sözler kurşun olup saplanmıştı çünkü beynime…Utandım…

Yusuf amcayı uğurladım.Sözleri aklımdan çıkmıyor o günden beri.Kalıp savaşmayı istiyorum ama hemen ardından yalnız olduğum düşüncesi geliyor aklıma.Yalnızlığı hissediyorum içimde.

Nerede Anadolu’daki bozkurtlar? Nerede karanlıkları yırtan ulumaları? Nerede doğunun evlatları? Neden dönmez gidenler?

Nerede o yiğitler ki, gür sesleri ülkeyi bürür
Yürü dese dağlar yürür, dur dese kalpler dururdu…

Dilimde hep ortaokulda korodayken söylediğim “Burası Muş’tur” türküsü şu sıralar…Ama ne yazık ki o zamanlar Muş’u hiç düşünmeden söylüyordum Muş’un türküsünü…Şimdi düşünüyorum Muş’u, Malazgirt’i, Alparslan’ı, tüm geçmişimi ve doğuyu, annemi…

Yalnızım neredesiniz bozkurt kardeşlerim, uzatın ellerinizi can çekişen annenize, bırakın batıyı…Çünkü geldiğimde gördüm ki kızıl elma burada.Bir sabah güneş doğarken doğuya bakın, gözleriniz kamaşsın, kardeşiniz güneşin ışıkları saplansın gözlerinize, saplansın ki uyanın…Siz uyursanız anneniz ölür...
Ahmet ÖZYER